Blog Yazıları0Serdar Demiral ile İskoçya

Etkileyici bir doğa, sıcakkanlı insanlar, ilgi çekici bir tarih...

Büyük Britanya’nın her köşesi ilgi çekici ve etkileyici… Ancak biz bir noktaya odaklandık ve tecrübeli, bilgili ve kültürlü rehberimiz Serdar Demiral’la İskoçya’ya bir yolculuk yaptık. Aslında sadece söyleşi yaparak ne kadar uzaklara gidebileceğimizi tecrübe etmiş olduk. Pek çok kez İskoçya’da deneyim kazanmış olan rehberimiz ve turizmci Mert Bulat da katılınca sohbetimiz daha da keyifli hale geldi. Doğaçlama ilerleyen sohbetimizi size aynı sıcaklığıyla yansıtmaya çalıştık.

Britanya’ya en çok gezi düzenleyen rehberlerdensiniz. Ada ve İskoçya maceranız nasıl başladı?

Serdar Demiral: Benim önceden İskoçya’yla bir ilgim yoktu. 2011’di sanırım. Golden Bay’de gemi rehberliği yapıyorum, o zaman gemi rehberliğine yeni başlamıştım. “Britanya Adaları turu var. Buna çıkar mısınız?” dediler. O zaman rehber arkadaşım Haluk vardı. Onunla beraber büyükçe bir grubu aldık. Hazırlıksız bir durumumuz var, keşfedilmesi gereken bir ülkeyle karşı karşıyayız. Derken Londra’ya indik ve oradan Southhampton’da gemiye bindik. Kanal Adaları, İrlanda, Liverpool ondan sonra İskoçya ve Normandiya derken ordan tekrar Southhampton’a geri döndük. Yani bütün bir Britanya’nın etrafını gezmiş olduk. Bunu yaptık tabi ama zor oluyordu, operasyon da organizasyon da bizim üzerimizdeydi. Bir kere yapınca, bir tur daha sattı, bir tane daha derken, ben bu 13 günlük turu sürekli yapmaya başladım. Yerel kontaklarım da olmaya başladı tabii. Operasyondan da sorumlu olduğum için oraya daha derinlemesine nüfuz etme ihtiyacı hissettim.  Daha sonra kara turları çıkmaya başladı. Karadan incentive gruplar, özel arkadaş grupları falan derken gidip gelirken ben de coğrafyanın bir parçası gibi oldum…

İskoçya deyince aklınıza önce neler geliyor?

Serdar Demiral: İskoçya çok enteresan bir yer. Aslında Birleşik Krallık’a bağlı bir ülke. Britanya Adası’nın kuzeyinde yer alıyor. Fakat bu ülke kendi içinde iki bölgeye bölünmüş durumda: bir highlands var, bir de lowlands var. Yani yüksek topraklar ve alçak topraklar diye iki ayrı bölge olarak düşünebiliriz. Alçak topraklar daha düzlük araziler, daha çok hayvancılık ve tarımla uğraşanların bulunduğu yerler… Yüksek topraklar ise zamanında tektonik hareketlerle fay hatlarının birbirleriyle çarpışmaları kırılmaları sonucu oluşmuş daha dağlık ve daha sarp bir bölge. Dağlık derken, bizdeki Ağrı Dağı gibi yüksek dağlar yok. En yüksek dağ olarak Ben Nevis Dağı var 1344 metre. Ama çok engebeli bir arazi, coğrafyası zor. Bu coğrafya, insanları da kendine benzetiyor. Güneydekiler ticaretle, hayvancılık ve tarımla uğraşıyor. Kuzeydekiler ise, o zor şartlarda artık hayvancılık vs. ne yapabilirlerse onu yapıyorlar. Bu çetin şartlarda klanlar halinde ve özgürlük ruhunun daha fazla ön plana çıktığı bir hayat yaşıyorlar. Çok değişken diyebileceğimiz ruh halleri var. Bir anlamda bölgenin havasına benziyorlar. O sebeple de bu klanların kendi aralarındaki ilişkiler, çarpışmalar vs. kuzeyin o coğrafyaya bağlı kültürünü oluşturuyor. Tabii ki çok yeşil bir ülke, ormancılık var. Sayıları azalsa da geniş gövdeli İskoç çamları hala görülebiliyor ve ona çok değer veriyorlar. Aslında bitki çeşitliliği Britanya Adası’nda çok yok. Anadolu’nun 6’da biri kadar endemik bitki mevcut. İskoçya’da hayvan çeşitliliği bol. Meşhur İskoç inekleri, ala geyikleri, porsukları, vahşi kedileri ve şişe burunlu yunusları İskoçya’ya özgü hayvanların başında geliyor.

İskoçya’nın değişen havası ve ışığı ressamlar ve fotoğrafçılar için çok etkileyici. Bu atmosfer mistik bir ortam da sağlıyor. Sıcak hava ve soğuk hava sistemleri İskoçya üzerinde çok çarpışıyor. 2 dakika içinde güneş açıyor, 3 dakika içinde gene yağmur ve hatta dolu yağıyor.

Loch Ness Canavarı hikayesinin aslı nedir?

 

Serdar Demiral: İskoçya’da iki tane büyük göl var. Birisi hemen Glascow’un biraz kuzeyinde İskoçya’nın en büyük gölü Loch Lomond. İkincisi de Loch Ness. İşte bu canavar hikayesi burada geçiyor. Bu Loch Ness su hacmi olarak Britanya Adası’nın en büyük gölü. 230 metre bir derinliği var. Ve çok da bulanık bir göl. Çünkü İskoçya ve İrlanda’da turbalıklar var. Bu turbalar milyonlarca yıl ölmüş bitkilerin, canlıların oluşturdukları katmanlar. Bunlar hem hafıza, hem de yaşayan organik bir katman oldukları için çok değerliler. Toprağa hayat veren, suyu süzüp temizleyen, iklimi etkileyen bir toprak katmanı… Gölün içerisinde de turbalık nedeniyle müthiş bir bulanıklık var.

Aslında canavar hikayesi M.S. 6. yüzyılda ortaya çıkmış. Oranın görüntüsü bu inanışı besliyor. Bazen bulutlar o kadar alçalıyor ve gölün üzerinde o kadar enteresan görüntüler oluşturuyor ki, bu ışık oyunlarının da getirdiği bir mistisizm var. Bir hıristiyan misyoner göl kenarındaki pagan köyü ziyaret edince köylüler canavardan bahsediyor. “Şöyle oldu, böyle gözüktü, şunu yedi, bunu yuttu” falan diye heyecanla anlatıyorlar. Misyoner de yanındaki papazı göle gönderiyor. Hikayeye göre, papaz canavarla karşılaşıyor ve hacını çıkarıp, “Ey canavar köylüleri rahat bırak!” diyor. Canavar da kaçıp bırakıyor.Daha sonra 1930’ların başında bir doktorun çektiği fotoğraf ortaya çıkıyor. Fotoğraf da tartışmaya açılıyor tabi. Ancak bu sırada araştırmalar da başlıyor. 80’li yıllarda denizaltı, sonar araştırmaları yapılıyor. Zaman zaman heyecanlar da yaşamışlar, sesler duymuşlar filan… Gölde, göz görü görmüyor. Bir metreden ötesi görünmüyor. Buna karşın, belki de dünyanın en iyi bilinen gölü. Çünkü çok fazla tarandı. Canavarla ilgili bir şey bulunamasa da inanış yerleşti. İnanış yerleştikten sonra pazarlama aracı haline dönüştü. Şu anda nereye gitseniz sevimli canavar Nessi maketleri satılıyor.

İskoçya deyince aklımıza Braveheart filminin kahramanı William Wallace geliyor. Bu film tarihi gerçeklere uygun mu çekilmiş?

Mert Bulat: 15 sene evvel İskoçya’da bir turum vardı. Orada beni yaşlı bir rehber kadın karşıladı, Türkoloji okumuş. Çok iyi Türkçe konuşan bir İskoç. Koltuğunun altında bir referans tarih kitabı. Ancak içinde yok yok… Grup gelene kadar 2 gün boyunca boş vakitlerinde arabayla beni adım adım gezdirdi. Gezdirirken ben ona William Wallace’ı sordum. “Kesinlikle doğru değil” dedi. Biraz yüzü değişti, “Biz o filmi sevmeyiz” dedi. Hemen kitabı çıkardı, William Wallace’ın kara kalem gravürünü açtı: “Gerçek William Wallace bu. Dağ adamı gibi, sakallı, uzun boylu bir acayip adam. Mel Gibson kısa boylu ve yakışıklı bir adam. Bunun alakası yok”.

Asıl büyük hata ise şu: “Cesur yürek” lakabı, Kral Robert the Bruce’a ait.

Serdar Demiral: Aslında Wallace’ın başlattığı isyan ateşini Kral Robert the Bruce tamamlıyor. Şöyle ki: Edinburgh’un kuzeyinde Stirling Bölgesi var. Stirling İskoç krallarının çoğunlukta olduğu ve sarayın olduğu bir bölge. Yani bu özellikleriyle Highland sayılmaz… Wallace ilk zaferini Stirling Köprüsü’nde alıyor, burada İngilizleri sıkıştırıyor.

Mert Bulat: Stirling çok enteresan bir yer. Hikayeler görselle birleştiği zaman çok daha başka etki yaratıyor. Eski buzul çağında karalar kaymaya başlıyor ve üst üste biniyorlar. Yani kayıyor kayıyor bir süre sonra sıkışıyor ve yukarıya doğru çıkmaya başlıyor. Stirling Savaşı’nın yapıldığı yer çok büyük bir alan. Fakat bir ucunda böyle bir tepe oluşmuş. William Wallace orada durmuş ve savaşı oradan yönetmiş. Sonuçta, İngilizleri eski ve dar bir köprüde yakalıyorlar ve işlerini orada bitiriyorlar.

Serdar Demiral: Ondan sonra Wallace’ı yakalıyorlar. 14-15 parçaya bölüyorlar. Defalarca işkencenin her türlüsünü yapıyorlar. Ve parçalarının her birini İngiltere’nin dört bir yanına gönderiyorlar. Robert the Bruce ise, İngilizlerin tekrar artan zulmü üzerine İskoçya Kralı ünvanı ile William Wallace’ın idam edilmesinden 9 yıl sonra Bannockburn Savaşı’nda İngilizler ile karşı karşıya geliyor. Robert the Bruce, 1314’te, İngilizleri öyle bir bozguna uğratıyor ki, 300 yıl kadar  İskoçlar rahat ediyor.

Vikinglerin Britanya tarihindeki rolleri nedir?

Mert Bulat: İskoçlar İngilizlerle başa çıkamayacaklarını anladıkları zaman, çok akıllıca bir hamle yapıyorlar. Kuzeyde savaşçılar Vikingleri çağırmaya ve onlara arazi vermeye başlamışlar. Bu uygulama İngiltere ve İskoçya’da hala devam ediyor. İnternetten 1 metrekare yer satın alana lord ünvanı veriliyor. Çok büyük bir ayrıcalık değil esasında, “lord” toprak sahibi olmak anlamına geliyor. Vikinglere toprak verip onları lord ilan etmişler ki, onlara paye verildiğini sanarak herhangi bir İngiliz saldırısında kendi topraklarını dolayısıyla İskoçları korusunlar. Fakat bu işi çok abartmışlar, Vikingler İngiliz kraliyet ailesinin içine karışmaya başlamış. Şu anda tahtta olan kral, kraliçe, çocukları vs. Viking kanı taşıyor.

Serdar Demiral: Bu bence de çok ilginç bir hikaye. Vikingler 8.yüzyılla 11.yüzyıl arasında bölgede hakim. İskandinav Yarımadası’ndan çıkıyorlar. Önce İrlanda’ya gidiyorlar. Orada manastır gibi savunmasız yerleri alıp zenginleşiyor, sonra da oraya yerleşiyorlar. Ardından İngiltere’nin kuzey kıyılarına gelmeye başlıyorlar. O sırada da Britanya Yarımadası’nda da güneyde Angıllar ve Saksonlar var, daha kuzeyde de Piktlerle (yüzü mavi boyalı insanlar olarak geçer) Skotlar var. Hepsi sırasıyla Viking tehdidine karşı birleşiyor. Fakat Vikingler bütün adayı ele geçiriyorlar. Vikingler dizisinde de geçen Rollo var ya, işte onun liderliğinde Fransa’nın kuzeyine, Normandiya’ya yerleşiyorlar. Fransızları püskürte püskürte ilerliyorlar ve orada düklük kuruyorlar. Onun torunlarından William fatih, yani William the Conqueror… William the Conqueror İngilizce bilmiyordu. Norman derebeylerini getirip Anglosakson derebeylerinin elindeki toprakları onlara devrettiği için İngiliz aristokrasisi 300 yıl kadar Fransızca konuşuyor.

Bugünkü bilinen bütün İngiliz devletinde kurumsallaşma William the Conqueror’la başlıyor. 11. yüzyıl sonlarında sarayındaki bütün eğitimli insanları ülkenin dört bir tarafına gönderiyor. Bu insanlar her köye, her haneye giriyorlar. Orada kaç hayvan, kaç litre süt elde ettiklerini, kaç ağaçları olduğunu sayıp kaydediyorlar. Böylece o günün İngiltere’sinin kapasite hesabını yapıyorlar. Bu bilgileri Domesday Book (Kıyamet Günü Kitabı) adı altında kitaplaştırıyorlar. Bu verilerle Avrupa’daki toprağa bağlı serflik sisteminden farklı olarak insanların birim-zamanda yaptıkları üretimin ücretlendirilmesinin yolunu açıyorlar. Bu yeni sistemle verimliliğin arttığını hesaplıyorlar. Bu da hepimizin bildiği 1215 yılında yayınlanan Magna Carta’nın temelini oluşturuyor. Zira, eğer insanları serf olmaktan çıkarıp birey yerine koyarsanız onun özlük haklarını da vermek durumunda kalıyorsunuz. İngiltere’nin dünya gücü haline gelmesindeki etkenlerin başında gelir.

İskoç tarihine damgasını vuran bir de Marie var değil mi meşhur?

Serdar Demiral: Evet, ailesi çok küçük yaşta onu İngilizlerden korumak için Fransa’ya gönderiyor. Marie, I.Elizabeth’in de kuzeni. 16.yy’da yaşamış olan I.Elizabeth İngiltere’yi süper güç haline getirmiş olan kadın ve en büyük rakibi kan bağı nedeniyle tahta daha yakın olan Marie. Bu nedenle çok küçük yaşta ileride Fransa kralı olacak olan varisle evlendiriliyor. Marie 18 yaşında dul kalıyor ve ülkesine tekrar geliyor. O sırada İskoçya protestan, Marie ise tam bir Katolik olarak yetiştiriliyor ve Fransızca konuşuyor. Mürebbiyeleriyle geliyor. Tabi bir doku uyuşmazlığı oluyor. Fakat kadını çok seviyorlar. Kadın çok zeki, güzel, enerjik bir kadın… Geldiği andan itibaren Katolik olmasına tepki gösteren kesim de oluyor. Bu kesimin en güçlü temsilcisi ise protestan rahip John Knox.

Marie İskoç tarihine çok büyük katkılar yapıyor. Golf eski bir spor ama onun dünyada bu kadar tanınmasını sağlayan, golfu çok seven Marie oluyor. İkincisi marmelat kelimesini bu kadın sözlüğe katıyor. Hikayesi şöyle: Bir defa Marie hastalanıyor ve kimse ona bir şey yediremiyor. Zaten zayıf bir kadın. Mürebbiyeleri birbirlerine bakıp telaşlanıp “Mary est malade” (Türkçe anlamı “Mary hasta”, Fransızca okunuşu “mariemalad”) diyip duruyorlarmış. Mürebbiyelerden biri hoşuna gidecek bir karışım yapıyor nihayet. Marie onu beğenince, adı da marmelat oluyor.

Marie aynı zamanda çalkantılı aşk hayatıyla da gündemde. İskoçya’ya gelince tekrar evleniyor fakat sevgilileri de oluyor. Bunlardan bir tanesi yakın sekreteri İtalyan bir adam. Bu İtalyan adamla gönül hikayeleri var. Bir gün kocası bunları bugünkü Holyrood Sarayı’nın kulesinde yakın çalışırken yakalıyor ve adamı bıçak darbeleriyle öldürüyor. Daha sonra kocayı da bir kuyunun dibinde buluyorlar. Sonunda zaten bir bahane bekleyen John Knox ve taraftarları tahtan indirilmesine sebep oluyor. İşin enteresan tarafı da henüz bir kaç aylıkken çocuğunu alıyorlar. O çocuk aslında gelecekte kral olacak çocuk. Onu Elizabeth büyütüyor. Elizabeth’in çocuğu olmadığı için varisi İskoçların VI.James’i olan bu küçük çocuk oluyor. O güne kadar hanedanlıkta James isminde kral olmadığı için o da İngilizlerin I.James’i olarak taç giyiyor. I.James, 36 yıl krallık yapıyor. Ölmeden önce bir kez geliyor İskoçya’ya… Shakespeare’in yazdığı bütün romanlar I.James’in hoşuna gidilecek tarzda, ona hitap edecek şekilde yazılmış.

Game of Thrones’taki duvar ile ilgili de söylentiler var…

Serdar Demiral: Game of Thrones tamamen bir İskoçya hikayesi. Arkasında doğa üstü güçlerin olduğu meşhur duvar aslında Romalıların İskoçya’ya geldiklerinde perişan oldukları için çektikleri Hadrian Duvarı. Romalılar kuzeye çıktıkça yüzü mavi boyalı Piktlerle karşılaşıyor. Onlar da gerilla taktiğiyle Roma lejyonlarını mahvediyorlar. Romalılar İskoçya’da ilerleyemeyince duvarı çekmişler. Aslında o duvar bugün doğal İskoçya-İngiltere sınırıdır.

Bugün İskoçların kullandıkları etek de o dönemden kalma. İskoçlar Romalıları gördüklerinde onların üzerinde tünikleri var. Kiltlerini oradan aldıkları söyleniyor.

Mert Bulat: Kiltlerin kumaş, desen ve renkleri her klan için değişiyor. Klanlar arasındaki çatışmaların izlerine o desenlerden ulaşabilirsiniz.

İskoçya pek çok edebi esere ilham kaynağı oluyor değil mi?

Mert Bulat: Harry Poter’ın yazarı JK Rowling Edinburghlu. Onun hayatı roman gibi. Boşanmış ve bir çocuğu var. Rowling, çocuğuna bakmaya, onun karnını doyurmaya çalışan bir kadın… Bir türlü iş bulamıyor. Bir gün, Edinburgh havalimanıyla, Edinburgh şehir merkezi arasında bir okul vardır: Donaldson’s School. Okulun arka tarafındaki yeşillik alandaki bankta oturuyor. Hatta ben de oturdum o bankta. Çok hoş bir manzarası var gerçekten. Esinleniyor o sırada. “Ben hiç bir şey yapamasam çocuk romanı yazarım” diyor kendi kendine… Harry Potter’ı yazıyor ve şu anda İngiltere’nin en zengin insanı.

Bir de Dr.Jeckyll ve Mr.Hide var tabii..

Serdar Demiral: Eski Edinburg kale içinde. 18.yy’a kadar şehir sınırlarını aşamıyor. Ana cadde var ve iki tarafında binalar yükseliyor. Nüfus artınca bu binalar bir süre sonra kat kat yükseliyor adeta Ortaçağ’ın Manhattan’ı gibi. Kot farkından dolayı binaların alt katları ışık almıyor. Bu sağlıksız şartlar sebebiyle sıklıkla çocuk ölümlerine rastlanıyor. Zengini fakiri aynı yerde yaşıyorlar. Hatta hakim karar verirmiş halkın hoşuna gitmezse mahkemeden eve dönemeden taşlanırmış. Herkes herkesin hikayesini bilirmiş. Bir adam var William Brodie, tanınmış bir tasarımcı, mobilya ustası, kilitçi… Aynı zamanda Protestan kilisesinde önemli bir yere sahip saygın bir adam. Bir ara müthiş hırsızlık olayları başlıyor. Evlerin kasaları, bankalar soyuluyor. Uzun süre bunu çözemiyorlar. Bu adam meğer gündüz başka, gece başka adam oluyormuş. Sonra yanına 2., 3. adamı alıyor. Ne zaman ki çete genişlemeye başlıyor, o zaman bu olay ortaya çıkıyor ve adamın yaptığı ortaya çıkıyor. Zenginlerin kasa kilitlerini yapan da kendisi. Gizli geçitleri her şeyi biliyor. Adam Amsterdam’a kaçacakken yakalanıyor. Onu kendi dizayn ettiği dar ağacında asıyorlar. İşte Dr.Jeckyll ve Mr. Hide’ın, gece başka, gündüz başka kahramanın hikayesi de böyle…

Bu aristokrasi şehri Edinburgh’un tamamen kendine has özelliklerinden doğan bir hikaye. İskoçya’nın diğer büyük kenti Glasgow ise işçi kenti. James Watt’un rotatif buharlı makineyi keşfetmesiyle Glasgow’un hikayesi başlıyor. Sanayi devriminin başladığı Glasgow’da “People make Glasgow” yazar. Yani “Biz burayı bileğimizin gücüyle yaptık”.

Viski İskoçların mı İrlandalıların mı diye sorsak, ne dersiniz?

Serdar Demiral: Viskinin hikayesi İrlanda’da başlıyor. 8. yy’da İrlandalı rahipler dünyanın her yerine misyoner gitmişler. Asya’dan damıtmayı öğrenmişler. Bilinen ilk viski İrlanda viskisi. 1929’da Amerika’daki büyük buhran sırasında viski yasağı geliyor. Ardından 19.yy’ın ikinci yarısında İrlanda’da kıtlık yaşanıyor ve nüfus yarıya iniyor. Büyük viski firmaları batıyor. Amerikan pazarında da yasak sonrası büyük talep patlaması yaşanıyor. İrlanda bunu karşılayamayınca devreye İskoçya giriyor. Amerika İskoçya’dan ithal etmeye başlıyor. Bugün de viski deyince bu nedenle İskoçya geliyor.

Mert Bulat: İrlandalılar 3 kez, İskoçlar 2 kez damıtıyorlar. Kendi arpalarını ve sularını kullandıklarını da mutlaka belirtiyorlar. Türkolog rehber arkadaşım Glengoyne kasabasına götürdü beni. Şiir gibi bir kasaba. Viski üreticisi bir firmaya gittik. Aile işletiyordu. Tüm prosesi anlattılar ve üstüne tadım noktasına geldik. Tadım yerinde, “viskide göz yaşı nedir, nasıl koklanmalı, tadılmalı” bunları anlattılar. O andan itibaren viskinin gözümde anlamı arttı. Yüksek alkollü sıcak bir içecek olmaktan çıktı.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Serdar Demiral: Kültürel farklılıklar gerçekten çok önemli ama günün sonunda şunu öğreniyorsunuz. İnsan her yerde insan. Ama coğrafya, insanın yaşadığı şartlar, çevresel şartlar o insanı oraya adapte olmaya itiyor ve asıl değişiklikler burada başlıyor. Bu farklılıkları keşfedebilmek bence hayattaki en güzel şeylerden biri Her yerde ayrı bir hayat öyküsü var. Bunları dinlemek bence insanı çok zenginleştiren bir şey. Kültürler arası seyahat, insanın kendisi için, ruhu için bence çok gerekli bir şey.”

Bu güzel söyleşi için değerli rehberlerimize teşekkür ederiz.