Piyanist Gülsin Onay:
“Cumhuriyet, sanatı bir lüks değil, aydınlanmanın temeli olarak sundu.
Bu, her notamda yankılanan bİr miras.”
Söyleşi: Martı Zeyrek
Yeni yılın başında, ilhamın ve estetiğin bir araya geldiği o nadir anlardan birindeyiz. 2026’da notalarımız umutla çoğalsın; barışı ve nezaketi daha yüksek bir tonda paylaşalım istedik ve çok özel bir konuğu sayfalarımıza davet ettik: Müziğiyle dünyaya ışık yayan, Cumhuriyet’in sanatla aydınlanan yüzünü temsil eden piyanist Gülsin Onay. Onunla, evrensel enerjinin uyumlu dışavurumunu, sanatın dönüştürücü gücünü ve içsel liderliğin zarafetini konuştuk. Sizin de bu müzik yolculuğundan büyük keyif alacağınıza inanıyoruz.
Üç yaşında başladığı müzik yolculuğunda, bugün dünyanın dört bir yanında saygın orkestralarla sahne alan Gülsin Onay, piyanonun başında hem zarafetin hem de tutkunun simgesi. Yirmiden fazla albüm, sayısız ödül ve milyonlara ulaşan konserlerle dolu bir kariyerin sahibi Gülsin Onay, hâlâ aynı heyecanla piyanoya dokunuyor. Devlet Sanatçısı unvanına sahip Onay’la, sanatın zamana meydan okuyan gücünü konuşuyoruz.

Cumhuriyet’in sanat vizyonu içinde büyüyen bir “Harika Çocuk” olarak, o erken yılların sizde bıraktığı en kalıcı değer neydi?
O erken yıllar, bana sanatın bir ulusun ruhunu yükselten bir güç olduğunu öğretti. Üç yaşında piyano ile tanıştığımda, annemin rehberliğinde başlayan bu yolculuk, altı yaşımda radyo resitali ile taçlandı. Harika Çocuklar Yasası sayesinde devlet bursuyla Ahmed Adnan Saygun ve Mithat Fenmen gibi ustalarla çalışmak, disiplin ve vatan sevgisini içime işledi. En kalıcı değer; sanatın özgürleştirici gücü. Çünkü Cumhuriyet, bizlere sanatı bir lüks değil, aydınlanmanın temeli olarak sundu. Bu, her notamda yankılanan bir miras.
Paris Konservatuvarı eğitiminiz, teknik doğruluk ile şiirselliği nasıl aynı potada eritti? O yıllardan bugün hâlâ sahneye taşıdığınız bir “ders” var mı?
Paris Konservatuvarı, benim için bir dönüşüm laboratuvarıydı. Pierre Sancan, Monique Haas ve Nadia Boulanger gibi hocalarım, tekniği şiirselliğin hizmetkârı yaptı; her tuş vuruşu, duygunun bir yansıması haline geldi. 16 yaşımda “Premier Prix du Piano” ile mezun olurken anladım ki doğruluk, ruhsuz bir mekaniklik değil, ifadeyi özgürleştiren bir temel. Bugün hâlâ taşıdığım ders ise Nadia Boulanger’ın sözü: “Müzik, kalbinizi açmadan çalınamaz.” Bu, her sahnede teknikle duyguyu dengeliyor, beni şiirin derinliklerine taşıyor.

Atatürk’ün aydınlanma ideali sizin sanatçılık tanımınızda nasıl yer tutuyor? “Sanat, bir milletin hayat damarlarından biridir” düşüncesi sizin pratiklerinize nasıl yansır?
Atatürk’ün aydınlanma ideali, sanatçılığımı tanımlayan pusula. O, sanatı bir milletin can damarı olarak gördü; ben de bu vizyonla büyüdüm. Pratiklerimde bu, repertuvarımda Türk bestecilerini dünyaya taşımakla yansır. Saygun’un eserlerini yorumlarken, Cumhuriyet’in ışığını yayıyorum. Sanatçılık, benim için sadece sahne değil, toplumun ufkunu genişletmek; her konser, bir aydınlanma ritüeli
Dünyanın en saygın Chopin yorumcularından biri olarak, onun müziğini her defasında yeniden keşfediyorsunuz. Chopin’i dinlerken zamanın yavaşladığını, hayal dünyamızın genişlediğini hissediyoruz. Sizce bu derinliğin ve huzurun sırrı nedir? Piyanonun başındayken sizi hangi duygular ya da imgeler bu hayal dünyasına taşıyor?
Chopin’in müziği, ruhun en derin katmanlarını titreştirir; sırrı, duygusal katmanların katmanlarında gizli. Her yorumda yeniden keşfediyorum çünkü onun notaları, hayatın kırılganlığını ve tutkuyu yansıtır. Zamanın yavaşlaması, o melankolik akışta; huzur, harmonik zenginlikte doğar.
Piyano başında, beni taşıyan imgeler ise sonbahar yaprakları gibi hüzünlü bir rüzgâr, ya da yıldızlı bir gecenin sessizliği.
Duygular ise aşkın kırılganlığı ve sonsuz özlem; bunlar, Chopin’i evrensel kılıyor.
Türk müziğinin çağdaş sesini dünyaya tanıtan büyük besteci Ahmed Adnan Saygun, sanat yolculuğunuzda özel bir yere sahip. Adnan Saygun’un eserlerini dünyaya taşıyan yorumcusunuz. Bu özel bağ nasıl doğdu?
Saygun, yolculuğumun köşe taşı; o, Batı formlarını Türk ezgileriyle birleştiren bir dahi. Bağımız, çocukluğumda başladı; devlet bursuyla onun öğrencisi oldum. Eserlerini yorumlamak, bir onur; 2. Piyano Konçertosu bana adandı ve onu Türkiye ile yurt dışında ilk kez çaldım. Bu bağ, müzikle kültürel köprüler kurma tutkusu doğurdu; Saygun’un ritimleri, benim sesimle dünyaya yayılıyor.

Yıllar içindeki repertuvarınızda Chopin ile Saygun’un yan yana duruşunu nasıl okuyorsunuz? Bu iki dünya sizin için hangi estetik ve duygusal kutupları temsil ediyor?
Repertuvarımda Chopin ve Saygun yan yana, duygusal derinlik ile kültürel köklerin buluşması. Chopin, romantik özlemi ve lirizmi temsil eder; Saygun ise aksak ritimler ve Türk folkloruyla, doğu-batı sentezini. Chopin’in şiirselliğiyle Saygun’un ritmik gücü; duygusal olarak, biri içsel huzuru, diğeri ulusal gururu çağrıştırır. Birlikte, müziğin evrensel dilini zenginleştiriyorlar.
Dünyanın farklı sahnelerinde çalarken, dinleyicide gözlemlediğiniz ortak insanlık duygusu nedir? Coğrafyadan bağımsız aynı “enerji anı” var mı?
Dünyanın sahnelerinde, ortak insanlık duygusu empati ve bağlantı; müzik, sınırları eritiyor. Berlin’den Tokyo’ya, dinleyicilerin gözlerindeki o parıltı, kalplerin senkronize atışı…
Evet, coğrafyadan bağımsız bir “enerji anı” var: Alkış öncesi sessizlikte, müziğin yarattığı kolektif huzur… Bu, insanlığın ortak ritmi.
Seyahat, yorumculuğunuzu nasıl dönüştürüyor? Bir şehri, onun ses manzarasını ve ritmini repertuvara nasıl taşıyorsunuz?
Seyahat, yorumculuğumu zenginleştiriyor; her şehir, yeni bir ilham kaynağı. Viyana’nın vals ritmini ya da Tokyo’nun huzurunu, tuşlara yansıtıyorum. Dinlediğim yerel sesleri; bir nehir akışı, sokak gürültüsü; seslere entegre ediyorum. Bu, müziği evrensel kılıyor, her performansı benzersiz yapıyor.
Bir konser gecesinde sizin için “tamam” hissi ne zaman gelir? Teknik mükemmeliyet–duygusal aktarım dengesini nasıl kurarsınız?
“Tamam” hissi, son notadan sonraki sessizlikte gelir; dinleyiciyle kurulan bağın titreşiminde.
Teknik mükemmeliyet, duygusal aktarımın temelini oluşturur. Disiplinli çalışma ile ruhu serbest bırakıyorum. Her provada, ikisini harmanlıyorum; sahne, bu birliğin zirvesi.
Sanatçının toplumu için ruhsal bir liderlik üstlenmesi sizce ne anlama gelir? Bu, sahne dışında nasıl bir sorumluluk doğurur?
Ruhsal liderlik, sanatçının topluma ilham ve umut aşılaması demek; müzikle iyileştirmek. Sahne dışında? Eğitim, hayır işleri, gençlere mentorluk, UNICEF çalışmaları yürütüyorum. Sanatımı, toplumsal faydaya dönüştürmeyi bir sorumluluk olarak görüyorum.

UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi kimliğiniz, müzikle toplumsal faydayı buluşturmada size hangi kapıları açtı? Unutamadığınız bir dayanışma anısı var mı?
UNICEF elçiliği, müziği çocuk hakları için bir araç yaptı; 2003’ten beri konserlerle farkındalık yaratıyorum. Dünyada hayır etkinliklerine milyonlarca izleyici katıldı. Unutamadığım anı ise Lübnan’daki çocuklar için verdiğim konser; onların gözlerindeki umut, müziğin dönüştürücü gücünü somutlaştırdı.
Genç piyanistlere mentorluk yaparken ilk gün söyledikleriniz neler? “Teknik çalışma disiplini”nin yanına hangi yaşam ilkelerini koyuyorsunuz?
İlk gün: “Müzik, sabır ve tutkuyla doğar.” diyor ve teknik disiplin yanında, merak, empati ve alçakgönüllülük koyuyorum. Yaşam ilkeleri ise sürekli öğrenme, sanatı hizmete dönüştürme. Çünkü piyanistlik, aslında ellerle çalınmıyor, daha çok bir kalp meselesi.
Sahnede sizi en çok büyüleyen “sessizlik anı” hangisi? Eserden önceki mi, sondaki mi? O anda dinleyiciyle kurulan görünmez bağ size ne söyler?
En büyüleyici, eserden sonraki sessizlik; alkış öncesi o an ve müziğin yankılandığı an. Dinleyiciyle kurulan bağ, paylaşılan bir ruh hali; ortak bir meditasyon ve kalplerin birleşmesi diyebiliriz.


